Sevgili insanoğlu,

Ağustos 2015’te 10.000 insanla tanışarak bütün dünyayı dolaşacağım bir proje başlattım. Bugüne kadar bu projeyle ilgili birçok şey yazıldı, röportajlar yapıldı, gazetelerde haberleri çıktı, üzerine birçok şey söylendi, geniş yorumlar yapıldı. Bence üzerine bu denli konuşulacak kadar önemli bir şey değildi ama benim için muazzam bir atılımdı. Tamamen doğru bir şey yaptığımı hissettiğim birkaç andan biriydi. Dünya çapında bir harekete dönüşen bu proje, benim ağzımdan hiçbir zaman tam anlamıyla anlatılmadı. Şimdi size bunu anlatmaya geldim. Bütün hikayeyi. Başlangıçtan itibaren kısa sürede yaşadıklarımı ve geri kalan her şeyi. Bu sayfalara bir yaşamın izlerini bırakıyorum.

A Tea With 10.000 People  -10.000 İnsanla Çay-

2015 Ağustos, İzlanda’dayım. Yaklaşık altıncı günüm orada. Başkent Reykjavik’ten başladığım yolculukta o güne kadar bütün adayı doğudan kuzeydoğuya kadar otostopla geçtim. Bütün adayı çevrelemek için yola devam ediyorum. Ülkenin başkentten sonra ikinci büyük şehri Akureyri’ye varmak üzereyim. Otobanda yürüyorum. Sırtçantası, renkli dağlar, sonsuz otoban ve arada sırada geçen arabalar bana eşlik ediyor. Mutlak tekillik. Otostopçular ve uzun bir yol boyunca seyahat eden insanlar bilirler ki yolda düşünceler çarpışarak serbest kalır, odaklanır ve akışkan hale gelir. Otobanda uzun bir yol, meditasyondur. Buna benzer zamanlardan birindeyim. Otostop çekmeyi bırakıp, sadece yürüyerek düşünmeye başladım. Yolda olmak benim için bir yere varmaktan ziyade her zaman çılgınlığa, kutsal bir bilgeliğe, arayışa, mutlak özgürlüğe daha doğrusu yolun kendisine yaklaştırmıştır. Binlerce kilometre yoldan ve artık sayısı bine yaklaşan arabaya otostop çektikten sonra bunu derinden hissediyorum. Amaçlanan ve amaçlara bağlanan her şey bir yerde yitip gitmeye ve yüklenen anlamları taşımamaya başlar. Amaçlardan ve planlardan ziyade basit bir yaşam anı bana daha değerli geliyor. Akureyri’ye giden otoban boyunca yürürken yol boyunca tanıştığım insanlar, aklımda beni ziyaret edip sonra ayrılıyorlardı. Yaklaşık otuz gündür sadece otostop çekiyordum ve geceleri her nereye varıyorsam orada, çoğunlukla vahşi -çok da vahşi değildi- doğada kamp yapıyordum.

izlanda otoban

İzlanda otobanlarında karşılaştığım İtalyan bir otostopçunun çektiği fotoğraf.

Hayatımın en çılgın, en parasız yolculuğunu yapıyordum. Ekmeğin on lira olduğu ülkede yirmi otuz lirayla en az beş gün geçirmeye çalışıyordum. Ama bu, olasılıkların birleşmesini, deneyimlerin güzelleşmesini ve sınırlara ulaşmasını sağladı. Muhteşem karşılaşmalar, muhteşem anılar biriktirdim. Deneyimin öz coşkusu. İnanılmaz insanlarla tanıştım. Bu cümle, bütün o düşüncelerin içinde çok önemli bir yerdeydi. Birçok şeyi sonsuza kadar değiştirdi. “İnanılmaz insanlar.”

Otostop çektiğim sırada beni arabasına alan aşırı tatlı bir aile; tam merkezi bir yerde şehre bıraktı. Akureyri’ye vardım. Sonrasında kendimi kamp alanında nasıl kaçak kalacağımı düşünüyor halde çantayla dolaşırken buldum. Kamp alanına vardığımda her yerin ağlarla çevrili olduğunu görünce büyük bir hayal kırıklığına uğradım. Bir boşluk bulup içeri girmeyi umuyordum. Buraya gelene kadar kırk günde sadece bir kamp alanında kaçak kalmayı başaramayıp para ödemiştim. Bu da ikinci oldu. Ne yazık ki. Altı gündür duş almadığım için zorunda kaldım demek belki de daha doğru. Önümüzdeki iki gün biraz aç kalacağım; diye düşündüm parayı verirken. Sonra bunu da umursamayıp gidip çadır kurdum. Çadırı kurarken, kasabanın bol oksijenli havasını içime çekerken ve uzaktan gelen müzik festivalinin sesini dinlerken aklımda yoğun düşünceler vardı. Başımın içinde dönüp duran bir sıvı kütlesi duvarlara vuruyordu. Bir şeyler beni uyandırıyordu. Bu ülkede öyle şeyler gördüm ki, bu; beni bir gezegenin üzerinde yaşadığımı anlamamı sağladı. Bunu hepimiz biliyoruz ama asla derinden hissetmiyoruz. İçselleştirmiyoruz. Bilmek ve varoluş boyunca anlamak tümüyle farklı kavramlar.

Kasabaya inen yoldan aşağıya doğru yürüyüp merkezi bir yer buldum. Doğada uzun süre yaşadıktan sonra herhangi bir şehirde, medeniyetin olduğu herhangi bir yaşam alanında bulunmak bütünüyle garip bir şey. Bu duyu biçimini tanımlamakta yetersiz kalırım. Zaten bir şeyleri tam olarak anlatmaya çalışmamız bazen onları değersiz kılar. Ama bu sekiz yıl mağarada uyuyup bir anda uyanarak yeni bir yaşam alanı bulmaya benzerdi, birleşik. Bu bir kez de uzun bir orman yolculuğundan dönüp metropolün otobanı üzerindeki bir köprüye çıktığımda üzerime gelen binlerce arabanın görüntüsüyle var olmuştu. O köprüde beş dakika boyunca aşağıya bakıp metropolü ve karmaşayı anlamaya çalıştığımı hatırlıyorum. Ve anlayamadığımı. Ama bu eski bir anı.

Yürürken aklıma gelip beni dürten bir düşünce. “Gezegendesin.” “Uzayda yürüyorsun.” Bu muazzamdı. “Bu maviliğin ardında sonsuz bir boşluk var.” Vardı. Küçüğüm, noktadan daha küçüğüm. Bir gezegenin üzerinde kendimizi fazla büyük zannediyoruz. Bir hayat. Galaksilerin milyonlarca yıl süren yaşamında bir nefeslik bir an bizimki. Bir gezegende yaşıyorum, benimle aynı türden canlılar var. Ayrışmanın doğruluğu hakkında öğütlenen ve asla birleştirilemeyen hücre bütünlükleri. Bir canlıyı tanımak. Canlılık bu kadar inanılmazken bir canlıyı tanımak ne muhteşemdir.

IMG_5846düzenlipaint

Akureyri’den sonra Reykjavik’e doğru giderken, otobana kamerayı koyup kendi fotoğrafımı çekmiştim.

Ertesi gün yine kasabada yürürken, uzun düşüncelerle beraber hareket ettim. İzlanda’nın kuzey güneşi, çiçekler kokuyor. Burada kimseyi tanımıyorum. Bugün otostop yok, yeni insan yok. Kasabada birilerine gülümsedim. Akşam festivale gideceğim, güzel gruplar çalacaktır eminim, diye düşünüyorum. Gidip insanlarla tanışabilirim. Herkes neden bu kadar ayrık yaşıyor? Neden bu kadar büyük ama “bireysel” yaşam alanları var? Bunu doğallaştıran ne? Sarışın bir İzlandalı kadın dikkatimi dağıtıyor. Yürümeye devam ediyorum. Bir sokağın diğerine birleştiği yerde duruyorum. Küçük geniş bir kare alan. Sonra bir bağlılık hissediyorum, bütün insanlıkla derinden bir bağlı oluş hissi. Bu, bana sağ kolumdaki bir damardan yavaşça veriliyor sanki.

“Aslında istersem birçok insanla tanışabilirim.”

Bir cümle. Patlama. Işık. Cümleyi diğerleri izliyor.

Kasabadaki büyük kitabevinin önündeyim. “Bir milyon insan.” “Bir milyon insanla tanışabilir miyim?”

Bir şey patladı. Gökten tek elma düştü. Başım yarıldı, içi açıldı ve elmanın çekirdeğinden sızan yapışkan, kıvamlı öz beyin zarımdan içeri aktı. Işık. Her şey çok aydınlık.

“Bir milyon insan.” “Yol üzerinde, bütün dünyayı dolaşarak.” Düşünceler ışık hızına ulaşmaya çok yakın biçimde birbirine çarpıyor ve serbest kalıyordu. Birçok evren başımın içinde var olup, kendini yok ediyordu.

Cebimde çok az para var. Kitabevinin önündeyim. Yola çıkarken defterim yoktu, yanımdaki kağıtları küçük küçük keserek ve bulduğum bir bantla kenarlarından birleştirerek kendime Norveç’te bir defter yapıp ona bir şeyler yazmıştım. Ama bant yavaş yavaş açılmaya, defter sağlamlığını giderek kaybetmeye başlamıştı. Cebimdeki paraya bir daha baktım. Önümde iki gün daha var. Sonra İspanya’ya kadar gideceğim. “Sıfır parayla ne yapacağım?” “Ne önemi var? Banka hesabında hala biraz para olması lazım, onu çekerim.” Kitabevine girdim. İzlanda dilinde kitaplar vardı genelde. Kitabevinin arka kısmında ise bir resim bölümü vardı. Eskiz defterlerinin bulunduğu tarafa gittim. Her defter en az yirmi-otuz liraya denk geliyor ve aslında o kadar da kaliteli şeyler değiller. Hepsinin tek tek fiyatına baktım. Bir tanesi çok ince, küçük ve kalitesiz kağıtlardan oluşuyordu. Onun fiyatı beş lira civarındaydı. İşimi görür, diye düşünüp aldım. Sonra koşarak kamp alanına gittim. Çadıra girdim. Defteri açtım.

“1 Million People Project” -bir milyon insan projesi- İlk olarak bunu yazdığımı hatırlıyorum. Sonra bunu dünyaya bir mesaj haline getirmek istediğimden, yazarak anlatmaya başladım. “Kimim, ne yapıyorum, neden böyle bir şey yapıyorum.” Bunları yazdım. Defterin kağıdı çok inceydi neredeyse yırtılıyordu her harfi yazarken. Bu kağıdı otostopta tanıştığım insanlara vermeyi amaçlıyordum. O zamanlar insanları nasıl sayacağımı bilmediğimden, mail adresimi, facebook adresimi vererek oradan bana isimlerini göndermelerini böylece sayıyı oluşturmaya başlayacağımı da yazdığım kağıtlarda belirttim. Şu an bu yazıyı yazarken, o ilk yazdığım kağıtlardan birini elimde tutuyorum ama bu kağıdın başında “100.000 People Project” -yüz bin insan projesi- yazıyor. Çünkü o gün veya ertesi sabah bir milyonun asla ulaşamayacağım bir şey olduğunu anlayıp sayıyı yüz binle değiştirdim. Hatta bu kağıtta genelde insanlar bana James diye seslendiklerinden adımın parantez içine James yazmışım. Otostop sırasında bir arabanın içinde yazdığımdan yazım çok kötü gözüküyor.

ateakagit

100.000 İnsan Projesi yazan o ilk kağıtlardan biri.

100.000’e döndükten sonraki gün otostopla başkente doğru yola çıktım. Fotokopi çekecek bir yer bilmediğimden ve aslında buna para veremeyecek olduğumdan elimle beş kopya yazdım ve bunları arabasına bindiğim insanlara verdim. Tarih 3 veya 4 Ağustos 2015 tam olarak hatırlamıyorum, zaman kavramını kaybetmiştim. Kopyalardan birini Alman bir çifte, bir diğerini başka Alman iki gence, otostopta beni bıraktıkları bir dinlenme tesisinde çalışan İzlandalı bir kıza verdiğimi hatırlıyorum. Kız o zamana kadar gördüğüm en güzel insanlardan biriydi yalan değil. Son kopyayı geldiğim arabanın içinde yazdığımdan eminim hiçbir şey anlamamıştır. Ama yol coşkusu var, o gün daha genç belki de daha hayalciydim.

Başkente vardım. Son otostop çektiğim araba, metal festivalinde çalıp geri dönen iki genç adamın arabasıydı. Yol boyunca hard-rock şarkılar zaman zaman da metal müzikler çaldı. Onların müzik yorumlarını dinledim, ön koltuktaki adam Amerikalı olduğu için bütün yol boyunca İngilizce konuştular.

Arabadan indiğimde ilk gün bütün adayı dönecek otostopa başladığım caddedeydim. Bütün adayı otostopla ve kamp yaparak çevrelemiştim. O an içimde müthiş bir coşku patladı. Bunu asla unutmamak için bir iki fotoğraf çektim. Muhtemelen hiçbir fotoğrafa bakarken o denli coşkulu hissetmemişimdir. Bağırıp çağırıyordum. Süreki “I made it!” diye bağırıyordum. – yaptım!- Sokaklarda koşuyordum. Üzerimde Norveç’teki ilk günden beri yaklaşık otuz gündür elimde olan keman, çadır ve küçük sırtçantası var; büyük ise her zaman sırtımda. Muhteşem hissediyordum. Hayatımda en iyi hissettiğim on andan birine rahatlıkla koyabilirim. Norveç’i ve İzlanda’yı yedi bin kilometre otostop çekerek ve sadece dört gün birilerinin evinde gerisini doğada geçirmiştim. Bunu düşünmek bile beni tekrar tekrar heyecanlandırıyordu. En önemlisi, Norveç’teki ilk günden havaalanında çıkıp otobanda  bir muz yiyerek bütün maceraya giden otostopa başlayan adamla çok farklıydık artık. Birbirimizin yakınından bile geçmezdik.

çılgınizlandasonu

Bu bütün İzlanda otostopu bittikten sonra “I made it!” diye bağırırken çektiğim fotoğraf.

İzlanda’ya geldiğim ilk gün Fransız bir kadın Elodie’nin evinde kalmıştım. Geri dönersem yine orada kalacağıma dair sözleşmiştik. Gidip kapıyı çaldım. Merdivenleri çıkarak en üst kata geldim. Her şey bıraktığım gibiydi. İzlandalı Gulli, Elodie ve Elodie’nin ismini hatırlayamadığım arkadaşı oturuyorlardı. Mutfakta. Tıpkı ben oradan ayrılırken olduğu gibi. Gidip onlara sarıldım. Oradan çıktığımdan çok farklı bir adamdım. Elodie o candan gülümsemesiyle ve meraklı bakışlarıyla karşıma geçip sordu:

“Nasıl geçti Doğuş?” Bütün yüzümle gülümsedim.

“Muhteşem!”

Beraber yemek yedik. Ama benim kafam hep başka yerlerdeydi. Volkanlarda, buzul göllerinde, geçtiğim yollarda, tanıştığım insanlardaydı. İzlenen güzel bir filmin sinemadan çıktığında kafanın içinde oynamaya devam etmesi gibi, bütün ada kafamın içinde aynı yolculuğa çıkıyordu.

Ertesi sabah Elodie’nin bilgisayarını kullanmak için izin istedim. Tarih 4 Ağustos 2015. Şimdi facebook sayfasında en geriye gidip profil resmini koyduğum tarihe baktım ve oradan anladım bunu. Bu, sayfanın açılış tarihiyle aynı. Çünkü sayfayı açtım ve sadece profil resmini değiştirdim. Sonra bilgisayarı kapattım. Ama bir şeylerin başladığı zaman saat akşam sekiz buçuktu. Tam bu anı hatırlıyorum hatta bilgisayarı bir saniyeliğine bırakıp içeri gittiğimde kapının rüzgardan kapanmaması için geri koştuğumu çünkü kapının kapandığında anahtarsız bir daha açılmadığını, hatırlıyorum.

Yol üzerinde gelirken, Akureyri’deki festivalde, Alman çiftin arabasında, hard-rock çalan müzisyenlerin arabasında aslında geçen iki günde bunu bir projeye dönüştürmek için güzel bir isim bulmam gerektiğini düşündüm. Bir şeyler içebilirdik veya bu sadece insanlarla aramızdaki bir sembol olabilirdi. 100.000 İnsan Projesi çok yapay görünüyordu.

“Çay?”

Bunun tam olarak kasabada mı yoksa otobanda mı aklıma geldiğimi hatırlayamıyorum, biraz belirsiz ama sanırım kasabada geldi. 100.000 insanın da 10.000’e dönüşmesi otobanda arabaların birinde oluştu. Bu geçiş süreçlerini mutlak an’lar şeklinde hatırlamıyorum. Yoldaki coşku ve heyecan beni her şeyin mümkün olduğuna inandırıyor ama bazen matematiği yenemezsiniz. Matematik ispatlar ve kesinlikler üzerinde çalışırken bana 100.000 insanın on yıllarımı alacağını söyledi. Üzerine biraz daha düşündüğümde 10.000’in benim için mümkün olduğunu gördüm. “Beş yıl?” O zamanlar bir zaman kısıtlaması vermiştim kendime. Şimdi ise buna bir sınır koymamayı seçiyorum. On yıl, yirmi yıl. Hayatım boyunca sürecek, bazı nehirler asla kesilmez. “Önü kesilen nehir, şarkı söyler.”

Elodie’nin bilgisayarında “A Tea With 10.000 People” -10.000 İnsanla Çay- yazdım, profil fotoğrafını değiştirdim sonra sayfayı yayından kaldırdım ve her şey böyle başladı.

ateaekran

Bu da o gün açılan sayfanın şimdiki son hali.

Ben, Doğuş Kökarttı. 198 Ülkeden 10.000 İnsanla tanışmak için yola çıktım.

Bunu neden yapıyorum? 

Öncelikle altında yatan uzun düşünce bulutlarından, felsefi analizlerden, nitel kaygılardan ziyade bunu yapmamın birincil nedeni, bunu yapmaya güdüsel olarak bir istenç duymamdır. Basit bir cümleyle, insanlarla tanışmayı seviyorum. Her yeni insanla tanıştığımda yeni bir maceraya daldığımı hissediyorum ve bu duyuma, kavrayışa yanan duyularla düşüyorum. Hücrelerin bölünerek bir organizmanın canlı kalması gibi yenilik; kendi başına beni canlı hissettiren bir fenomen. Yeni bir insanla tanışmak, onun derinlerine doğru gitmek, gizemli bir tünelin içinde fener olmadan sessiz adımlarla yürümek gibi. Her eşsiz varoluşta, insana ulaşmak; yeni bir adaya ayak basmak gibi. Önce etrafa göz atıyorum sonra kendimi sıcak kumlara bırakıyorum. Bu ilk neden.

Normal bir hayat döngüsünü yaşayan herhangi bir insan, ona sunulan bu döngüde basitçe ilkokulda, lisede, üniversitedeki sınıf arkadaşlarıyla; çalıştığı yerdeki iş arkadaşlarıyla, belki evlendiği insanın ailesiyle, sonra birkaç farklı ortamda birkaç farklı insanla tanışacaktır. Çemberin genişliği kısıtlıdır. Çemberi esnetse de çemberin içinde kalacak ve sunulanla yetinmek zorunda kalacaktır. Belki dış dünyaya birkaç çizik atacak ama çemberi asla yırtmayacaktır. İnsan havuzu ona sağlandığı büyüklükte olacaktır. Ben bunun içinde kalmak istemedim. Aynı evren periyodunda aynı gezegende yaşadığım yedi milyar farklı insanla birlikteyim, her saniye bir veya iki kişi ölüyor, yerine iki veya üç kişi buraya ayak basıyor. Aynı gezegendeyiz, hayır bunu gerçekten anladığımızı sanmıyorum. Carl Sagan bu konuda biraz anlatmak için bir paragrafla araya girsin sonra ben devam edeceğim.

“O, Burası. O evimiz. Biziz! Üzerinde, sevdiğiniz herkes, bildiğiniz herkes, duyduğunuz herkes yaşıyor. Var olmuş tüm insanlar yaşamlarını orada geçirdiler. Keyif ve acının toplamı. Türümüzün tarihindeki kendinden emin binlerce din, ideoloji, ekonomik doktrin, her avcı ve toplayıcı, her kahraman ve korkak, medeniyetin her yaratıcısı ve yıkıcısı, her kral ve köle, her aşık çift, her anne ve baba, umutlu çocuk, mucit ve kaşif, her ahlaki öğretmen, yozlaşmış her politikacı, her süperstar, her yüce lider, her aziz ve günahkar burada yaşadı. Bir toz parçacığı üzerinde, bir ışık ışınına gömülmüş halde.
Dünya uçsuz bucaksız kozmik arena içerisindeki ufak bir sahnedir. O generaller ve imparatorlar tarafından akıtılan kan nehirlerini hatırlayın. Tüm bu kanlar, bu kişiler bir noktanın ufak bir kısmının şan ve zafer içerisindeki anlık efendileri olabilmeleri için aktı. Bu pikselin bir köşesinde yaşayanların onlardan ayırt dahi edilemeyecek, diğer köşesinde yaşayanlara yaptıkları sonsuz zalimlikleri düşünün. Yanlış anlaşılmaların sıklığını, birbirlerini öldürmeye ne kadar meraklı olduklarını ve öfkelerinin ne kadar hararetli olduğunu düşünün. Duruşumuza, hayal ettiğimiz şahsi önemimize, evren içerisindeki ayrıcalıklı bir konumda olduğumuz yanılgısına bu soluk ışık noktası tarafından meydan okunuyor. Gezegenimiz, onu sarmanlayan kozmik karanlık içerisindeki yalnız bir nokta. Sonsuz belirsizliğimiz içerisinde bizi kendimizden kurtarmaya gelecek birilerinin var olduğuna dair hiçbir ipucu bulunmuyor. Dünya, bildiğimiz kadarıyla yaşam barındıran tek gezegen. En azından yakın tarihimiz için, türümüzün göç edebileceği başka hiçbir yer yok. Ziyaret edebilir miyiz? Evet. Yerleşebilir miyiz? Henüz değil. Beğenin veya beğenmeyin, şimdilik, Dünya direnebileceğimiz tek yer.”

solukmavinokta

Burada Carl Sagan’ın bahsettiği soluk mavi noktayı, Dünya’yı görüyoruz.

Aynı gezegende aynı türün canlılarıyken ve aynı yaşam dönemini paylaşıyorken, birbirimizi tanımamak ne acı. Öylece çarpışmadan gitmek ne tuhaf. Oysa her hikaye bilinmeye değer, her insan deneyimlenmeye açık. Bunu fark ettim, bu farkındalık böyle bir harekete başlamamın ana nedenlerinden biri oldu.

Benim için Tayland’da, Arjantin’de, Sri Lanka’da, Yeni Zelanda’da, Svalbard’da veya Alaska’nın ücra köşelerinde yaşayan bir insanı tanımak çok değerli. Onun hayatına dokunmak çok anlamlı. Umarım hep böyle kalır.

Bir başka neden ise, ben bir hikaye yaratmak istedim. Gezegenin bir hikayesi var, ona bir yenisini de ben eklemek ve bu yaşam coşkusuna bir yerden katılmak istedim. Eğer bu yolculuk boyunca bu kadar insanla tanışma isteğimi sürdürürsem ve 10.000 insanla tanışabilirsem bir hareketi tamamlamış olacağım. Bundan birkaç yüzyıl sonra hala Dünya diye bir yer olursa, insanlar çılgın bir adamın bütün dünyayı dolaşarak 10.000 insanla tanıştığından bahsedebilecekler. Gezegenin ortak bir hikayesi daha olacak. Birçok insana ilham olacak. Bence buna ihtiyacı var.

Bir başka konu ise, bu gezegende insandan değerli, insandan daha gizemli ne var? En karmaşık varlık, insan; ona doğru bir yolculuğu gerekli kılıyor. Bu projeye başlamadan önce iki yıldır zaten otostopla veya başka şekillerde birçok ülkeye gittim, sırtçantasıyla uzun yollar yaptım. Bir süre sonra hissettiğim ve benimsediğim bir düşünce yerleşti üzerime:

Yolculuklar ülkelere, şehirlere veya belirli yerlere değil; insanlara doğru oluyor. Bir yolculuğu güzel kılan orada yaşanılan anılar ve o anıların içindeki insanlar.

Ve hangi madde, hangi kağıt, hangi köprü bir insan canından daha değerli? Medya veya toplum; insanı yüceltmiyor aksine onu öldürüyor. Ben insana yönelik bir yolculuğu değerli görüyorum.

Bu hareketle arkamda bir fikir bırakıyorum. İnsanlar yiter, fikirler canlı kalır. Toprak şekil kazanıyor ve tekrar dönüşüyor, sonra kayboluyor. Düşünceler ise yazılı olsun veya olmasın, her zaman sağlam. Her şeyin mümkün olacağını anlatmak istiyorum. Hareket etmenin ne kadar önemli olduğunu göstermek istiyorum.

Dolaylı olarak bu yaptıklarım birilerini motive eder veya harekete geçirirse de ben bundan mutluluk duyarım.

Norveç'te bir dağ eteğinde.

Norveç’te bir dağ eteğinde.

Yolda, deneyim vardı. Sınırların aşımı ve gerçeğin yakıcı teni vardı.

Yukarıda bahsettiğim çemberi kafamın içinde tam olarak yırtmaya başladığımda on dokuz yaşındaydım. Aradan neredeyse dört yıl geçti, yirmi beş yıl geçmiş kadar yaşadığımı hissediyorum.

İnsanlar genelde nasıl yol aldığımı merak ederler, ben genelde “gezmek” ve “gezgin” kelimelerini kullanmam. Bunun yerine “aylak” “berduş” ya da “flaneur” diyebilirim. Yolun çok farklı anlamları var benim üzerimde. Maceranın ve histerik bir coşkunun birincil kaynağı, esrik anların yapımcısı benim için. Yol deneyimini hiçbir şeyle değişemem.

Benden çok daha yitik, çok daha deneyim içinde boğulan yerli ve yabancı aylaklar var. Hepsine büyük bir saygı duyuyorum. Jack Kerouac, Neal Cassady, Richard Brautigan, Allen Ginsberg, William Burroughs, Jack London, Jules Verne ve bana bütün ilham kaynağı olan muhteşem insanları anıyorum. Anıyorum.

Burada Jack Kerouac’tan bir pasajla bütün yolculukların en büyük ilhamlarından biri Jack’i tekrar anmak istiyorum. Bu yazı yaşadığı kadar, onun yazdıkları da bunun içinde yaşasın. Jack, yine başardın kafir.

“Arabayla uzaklaşırken arkanızda bıraktığınız insanların düzlükte ufalarak nokta haline gelip kaybolduklarını gördüğünüz anda hissettiğiniz o duygu nedir? Fazlasıyla büyük bu dünya, bizi ezip geçiyor duygusudur bu. Ve vedadır. Ama biz yine de gökyüzünün altında bir sonraki çılgın maceraya doğru koşarız.”

Ben deli olanları severim, diyordu Jack.

Ben deli olanları severim, demişti Jack.

Burada bir ara verip bundan aylar önce Aytuğ ve Anıl ile yaptığımız programdaki konuşmamı buraya bırakabilirim. Orada her ne kadar ne konuştuğumun çok farkında değilsem ve programın çoğunda sadece gülsek de, bazı fikirleri orada da görebilirsiniz. Biraz da benimle birlikte gülebilirsiniz.

Yolculuklarımı Nasıl, Hangi Şartlarda Yapıyorum?

Yoldaysam genelde cebimde pek para yoktur, bunu hiç umursamam, otostop çekerim, doğadaysam veya hava eksi yirmi derece değilse kamp yaparım, farklı gezginlerin, insanların evlerinde kalırım. Bugüne kadar yüzden fazla farklı evde kaldım. Her yerde uyuyabilirim. İki gün boyunca hiçbir şey yemesem sesim çıkmaz. Her şeyi yiyebilirim. Bunlar en genel haliyle benim yolumun nasıl işlediği. Son zamanlarda daha çok belirginleşen bir şey varsa o da umursamamak. Gittikçe daha az umursuyorum. Daha çok odaklanıyorum. Kendimi daha çılgın hissediyorum, sınırları arzuluyorum.

Konserveler, “Çöp Dalışı” yaparak çöpten bulduğum ambalajlı yiyecekler, otostopta bana ısmarlanan yiyecekler veya evlerinde kaldığımda gezginlerin bana ikram ettikleri ana yiyecek kaynaklarım.

Yol üzerinde herhangi bir şekilde para kazanıp karnımı doyurabilirim. Sokak müziği yapanlara katılarak, bileklik yapıp onları satarak, plastik veya cam şişe dönüştürerek, garsonluk yaparak, bulaşık yıkayarak para veya yiyecek bulabilirim. Gocunmuyorum. Çünkü öyle deneyimler ki bunlar, insanoğlu yaşamın zorluğunu ve çetinliğini görerek her şeyi daha iyi anlıyor. Serinliyor. Su yüzüne çıkan şeyleri görme imkanı buluyor.

Norveç'te otostopla ulaştığım bir buz gölünün eteklerinde yirmi gün boyunca tek besin kaynağım olan balık konservelerinden yerken.

Norveç’te otostopla ulaştığım bir buz gölünün eteklerinde yirmi gün boyunca tek besin kaynağım olan balık konservelerinden yerken.

Paradan nefret ediyorum. Getirdiklerinden de. Parayla ilgili her şeyden nefret ediyorum. Ama önümüzdeki iki yıl para kullanarak yaşamam zorunlu görünüyor, en azından yerleşik hayata geçtiğimde. Bir de karavan almak istiyorum, çok az eşyam var. Hepsini karavanın içine koyarak ilerleyebilirim. Paraya dayanan her şey bu kadar. Ama ileride paranın olmadığı bir komünde yaşayacağımı hissediyorum veya bir ormanda. Bu yüzden yolculuklarda ölüme yaklaşmadığım sürece para kullanmamaya çalışıyorum. Hiçbir zaman fazla parası olan bir insan olmadım zaten ama param olursa da otostop çekerim. Çünkü benim için tek gerçeklik, deneyim. Tek varolan şey, gerçek hayat deneyimi. Onu da en çok yolda, otobanda buldum.

Bazen, her şeyi yapabileceğimi hissediyorum. Bu çok doğru bir his, net ve gerçek. Hiçbir şüphe yok. Ve o kadar güçlü ki, beni bir dağa tırmandırabiliyor veya uçurumdan atlayabileceğime inandırıyor. Hiçbir şeyden korkmadığım duygusunu doğuruyor. Sadece duruyorum ve ne istersem onu bir şekilde yapabileceğimi hissediyorum. Her şeyin sonsuz biçimde mümkün olduğunu duyuyorum.

İnsanoğlu düz ve karmaşık olmayan hayatlar yaşıyor. Dışarıdan son derece basit gözüken sistemlerin içinde, ona söyleneni yapıyor. Sormuyor, konuşmuyor, yalnızlaşıyor, kabulleniyor. Mutlu olup olmadığını bile bilmiyor. Bu düzeni takip etmek onu rahatlatıyor. Bu gelişmiş ülkelerin yüzü. Gelişmeyen ülkeler, savaşların içinde çocuklarını büyüten ülkeler veya fakirlikle mücadele edenler; bunların içinde yaşayan insanlarsa önce temel ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyorlar. Orada ise sistemik bir hayat dahi yok. Önce hayatta kalma çabası var. İnsanlar çoğunlukla bir istatistik olarak kalıyor, bizler de öyle olacağız. Ne kadar “büyük” hayatlar yaşasak da. Burada büyük diye bir şey yok. Uzayın karşısında çok küçüğüz. İçimizde bir güç var ve o değerli. Toplum o gücü insanın içinden söküp alıyor ve onu değersizleştiriyor.

Sırbistan'da otostop sırasında çekilen bir fotoğraf. Bunun gibi fotoğraflarım çok fazla yok çünkü neredeyse her zaman yalnızdım, ama bu otobanda yanımda bir dostum vardı.

Sırbistan’da otostop sırasında çekilen bir fotoğraf. Biraz gencim burada, çok zayıfladığım zamanlar. Yemek yemiyordum pek para olmadığı için. Bunun gibi fotoğraflarım çok fazla yok çünkü neredeyse her zaman yalnızdım, ama bu otobanda yanımda bir dostum vardı.

Ben önemli bir insan değilim. Hiçbirimizin olmadığı gibi. Hepimiz sıradan, ölümlü canlılarız. Bunu kabullenmek sancılı olabilir ama insanoğlu bu “bireyselliği” yendiğinde belki hayat onun için daha anlamlı olacak. Daha rahat ve sakin bir yaşam sürebilecek. Buna inanıyorum.

Proje nasıl yayıldı, gelişti?

2015 Ağustos ayının ortalarında ben bu işe kesin olarak başlayacağım hissini yakaladım ve sayfayı yayına açtım. Türkiye’deki birkaç gezgin grubunda paylaştım ve ne yapmak istediğimi anlattım. Herkes müthiş olumlu tepkiler verdi. Sonra global gezgin gruplarında bunu paylaşmaya başladım ve oradaki tepkiler tahmin ettiğimden de daha iyiydi. Bir anda facebook sayfasında bini aşkın insan oldu.

İlk iki ay içinde yüzlerce mesaj aldım. O günlerin birinde bir gün gelen mesajlara doğru bakıyordum ve hissettiğim şey şuydu: Hayatım sonsuza dek değişiyor.

Değişti de. Bütün gezegenin gücünü arkamda hissettim ve aylar sonra da hissediyorum, her tanıştığım yeni insanda. Her sohbet ettiğim eşsiz canlıda, bir güç hissediyorum beni iten ve devam etmemi sağlayan bir güç. Bir gün onlarca insanın kendi profillerinde bunu dünyayla paylaştıklarını gördüm. Onlar bunu kendi projeleri gibi sahiplenmişlerdi. Bunu görmek muhteşem bir şeydi. Yaşam coşkusuyla kolayca yükselebilen bir insan olarak bunları görmek benim en mutlu günlerimden bazılarını yaşamama sebep oldu.

Projenin ülke içinde yayılmasını sağlayan insanlardan en önemlileri belki de benimle röportaj yapmak isteyen güzel insanlardır. Şimdi o röportajlardan bazılarını buraya bırakacağım.

Röportajlar 

Sevgili Gaia Dergi Röportajını Buradan Okuyabilirsiniz

gaia röop

 

Bu da Onedio’da hakkımda geçilen haber. Bunu gerçekten yüz binlerce insan gördü.

Onedio Listesi İçin Buradan Gidiniz

onedio

Anlamadığım bir biçimde birçok gazete benimle iletişime geçmeye başladı ve Milliyet Gazetesi gerçekten bir röportaj yaptı.

Milliyet Gazetesi Röportajın Dijital Hali İçin Buradan Gidiniz

milliyet

Bunun dışında birçok ana akım dergi benimle röportaj yaptı, hepsine özveriyle anlatmaya çalıştım çünkü biliyordum ki insanlar bir şekilde düşüncelerimden ve neden bunları yaptığımdan bu yollarla haberdar olabilecek. Bu röportajlar, bunları paylaşan insanlarla bu proje Türkiye içinde de büyük bir festivale dönüştü.

Yurt dışında da birkaç blog benimle röportaj yaptı. Pek fazla bunları yayınlamadılar. Ya da ben yayınları takip edemedim. Litvanya’da yerel gazeteciler benimle konuşmaya geldiler, ses kaydıyla röportaj yaptılar bir de fotoğrafçı kadın. Finlandiya’da da bir gazeteci bunu haber yapmak istedi ama buluşup konu üzerine konuşamadık. Birçok farklı ülkede insanlar bunu küçük haberler şeklinde yayınladılar ve bunun çok yardımı oldu. Litvan gazeteci bir adamın söylediği bir cümleyi unutmuyorum.

“Son bir ayda haberini yapmak için tanıştığım en ilginç, en cesur insansın.” 

Estonya- Letonya sınırında yürürken çektiğim bir fotoğraf.

Estonya- Letonya sınırında yürürken çektiğim bir fotoğraf.

Proje Nasıl İlerliyor, İnsanları Sayıyor Muyum?

Neredeyse sekiz ay geçti. Bazen bu projeyi yaptığımı unuttuğum ve ondan çok uzaklaştığım zamanlar oldu, yalan değil. Ama bir şekilde kendimi yine insanlarla tanışır halde ve coşkulu buldum. Bugün kendim ve bu proje için dileyebileceğim tek şey, asla beni iten motivasyonu kaybetmemektir. Bir gün bırakmaya çok yaklaşırsam, dilerim o gün tekrar ayağa kalkacak bir itici motivasyonu kendi içimde bulurum. Belki de yeniden bu yazıyı okurum.

Daha binlerce insanla tanışmadım, telaşlanmayın. Çoğu zaman tanışmayı bir süre kesip kendime zaman ayırıyorum. Belki de bu yüzden bu projenin bitimi yıllarımı alacak. Böyle olması daha iyi. Yani işler yavaş ilerliyor.

Genelde tanıştığım insanları sayıp saymadığım soruluyor. Olabildiğince saymaya çalışıyorum. Bunu fotoğraf çekerek yapıyorum. Ama herkesin fotoğrafını çekemiyorum tabi ki. Bazıları fotoğraf çektirmek istemiyor bazılarına vakit bulamıyoruz, bazıları için de bunu yaratacak ortamı edinemiyorum. Bunun için başka bir çözüm buldum son aylarda, insanların fotoğrafını çekemiyorsam onlara ait başka bir şeyin fotoğrafını çekiyorum.

Şu an Mayıs 2016’dayız beş yüze yakın insanla tanıştığımı düşünüyorum ama bunların iki yüz-iki yüz elli civarının fotoğrafını çekebildim. Yani projede resmi olarak da bu kadar insanla tanışmış oldum. Sayıların hiçbir önemi yok. Bir farklı insan dahi çok güzel, muhteşem bir deneyim. Her hikaye anlatılmaya değer.

Projeye başladıktan sonra şimdiye kadar projeyle birlikte yedi ülkeden geçtim. Bu ülkelerde gördüğüm sevginin, saygının bir ölçüsü yok. İnanılmaz. İnsanlar beni çok eski bir dostlarını karşılar gibi karşılıyorlardı. Evlerine davet ediyorlar, yemek ısmarlamak istiyorlar; bana karşı duydukları sevgiyi küçücük bir şeyden bile anlamak son derece mümkün. Bunlar beni çok mutlu hissettirdi ve her zaman kendimi evimde hissetmemi sapladı.

Tasarımcı bir kadının proje için yaptığı resim.

Tasarımcı bir kadının proje için yaptığı resim.

Yolculuktan Bazı Pasajlar

Bu kadar fazla insanla tanışmak, sadece kendi eyleminde bile çok büyük bir deneyim. Ama bunun yanında tanışılan insanların hepsi ayrı bir yol, ayrı bir yolculuk sağlıyor. Her yeni insan çukuru biraz daha kazıyor ve derine iniyor. Özellikle yolda olduğum sırada her gün farklı bir insanla tanışırken kendimi büyük bir gözlemci’nin içinde buluyorum. İnsanlar geliyor, insanlar gidiyor, konuşuyorlar, susuyorlar, birçok şey anlatıyorlar; ben de dinliyorum, gözlüyorum ve konuşuyorum. Bir süre sonra büyük bir uzay resmi ortaya çıkıyor, gelip geçen insanların bıraktığı tozlarla oluşan. Kavrayışlar ortaya çıkıyor. Kendimi “anlarken” buluyorum.

İnsanoğlu bu gezegendeki en ilginç, en çılgın, en anlaşılmaz ve en derin varlık olduğunu bana birçok kez kanıtladı. İnsanoğlunun sınırları yok. İlkel ve modern. Bilinçsiz ve bilinçli. Milyarlarca farklılık. Aynı olan hiçbir “iki kişi” yok. İkizlerin bile birçok özelliği farklıdır, bilirsiniz. Bu projeden önce de çok fazla insanla tanışıyordum yolculuklar sırasında. O zamanlar daha genç, daha toydum. İki yıl içinde yaklaşık bin’den fazla insanla tanıştım yollarda. Bunun en büyük sağlayıcısı tabi ki sayısız otostoptu.

Projeye başlamadan hemen önceki yolculuktan bir otostop fotoğrafıyla nefes alalım.

Norveç'teki son otostop sırasında kendimi otobana bir fotoğraf makinesi koyarak çekmiştim.

Norveç’teki son otostop sırasında kendimi otobana bir fotoğraf makinesi koyarak çekmiştim.

Ağustos 2015’te başladıktan sonra yedi ülkeden geçtiğimi söylemiştim. Polonya, Ukrayna, Hollanda, Finlandiya, Estonya, Letonya ve Litvanya’dan geçtim şimdilik. Muhteşem insanlarla tanıştım. Tam olarak muhteşem insanlarla. Bu insanlar, insanın hayatında kolay kolay karşılaşamayacağı insanlardı.Bu projeye başladıktan sonra yaklaşık otuz beş-kırk ülkeden insanla tanıştım.

Çok fazla hikaye var, çok fazla farklılık var. Anlatacak sayfalarca anı var. Hepsinden ne yazık ki bahsedemem, umarım bütün bu yolculuğun kitabını yazacak enerji ve motivasyonda olurum ileride, sonra da o kitabı yazarım.

İnsan Pasajları

İsveçli bir aile ile başladı her şey. Peter’ın tek gözü görmüyordu. Ölen bir çocuğu için şarkı yazmıştı. Gri saçlı bir kadın, iki Alman dost, Urumçi’den gelen iki dost daha. David geldi bir gün. “Bilinçlilik en önemli şeydir.” dedi, sonra gitti. Tolga, otostoptaki doğduğum yerden çıkan abi. Nijerya’da korsanların saldırısına uğrayan Cem, küçükken evden kaçıp sonra bir pansiyon sahibi olan Mustafa Abi. Hindistan’dan Parveen, elime Hintçe dövmesini yapmıştı. Ukrayna’da beni karşılayan Maxim. Sloven bir kadın. Polak Gosia. Varşova’da sabahladığımız Hintli Karendeep. Krakow’da Katharina ve bar sohbetleri. Ukrayna’da Andy ve Dinka. İkinci Dünya Savaşı’ndan kalan ev. Şairler. Ukraynalı mütevazi kadınlar. Ukrayna köyünde kaldığım Asya. Yıllar sonra gelen Britt. Varşova buluşmaları. Hollanda’da muhteşem günler. Laura. Nepal’den benim için çay getiren Sanjay, sonra o çayı Amsterdam kanallarında beraber içtik. Bu adam kanserden kurtulmuştu. Endonezyalı kadın. Amerikali Nick ve İsveçli kız arkadaşı. Muhteşem İzmir buluşması ve gelen onlarca insan. Finlandiya’da muhteşem insanlar. Anniina. Otostopta gelen onlarca şoför. Tayvan’dan getirdiği çayı Finlandiya’nın bir adasında içmemizi sağlayan muhteşem adam, Ville. Evinde kaldığım bir başka dağcı Wille. Gece beşte bir partiden sonra “Bir önemi var mı?” dediğim sonra da “İnsan deneyiminin önemi var.” diye cevaplayan canki Erasmus. Kolombiyalı herif. Beni otobüse para vermekten kurtaran Fin adam. Estonya’da sevgili Kristina. Akşam çay içerken Mega ve sovyet esintileri. Letonya’da “Uno Momento” ailesi. Karadağlı mutsuz kız. Litvanya’da müthiş Klaipeda, Viktorija, Raimonda ve unutulmaz Faksas gecesi. Otostoptaki İngilizce bilmeyen yaşlı Litvan adam. Kaunas’ta gazeteciler, Deimantje ve bir adam. “Bu ay içinde tanıştığım en ilginç insansın.” Litvanya’daki çılgın Erasmus yurdu, partileri. Berduş kız Mary ve araba çalıp, çalmayacağımız hakkında konuşmalarımız. Finlandiya’dan feribota yetişen Jessica.

Bunlar sadece bu yazıyı yazarken on beş dakika içinde aklıma gelen “saniye”ler. Üzerine biraz daha düşünürsem bu paragraftan üç tane daha yazabilirim ama o kadar uzatmak istemiyorum. Tanıştığım herkesi bir şekilde sevdim. Bir şeyler öğrendim. Bazen tanışmaktan çok yorulsam da, bunun mucizevi bir şey olduğunun farkındaydım ve asla bırakmadım.

Ukrayna'daki o müthiş soğukta beni ağırlayan Andy ve Dinka.

Ukrayna’daki o müthiş soğukta beni ağırlayan Andy ve Dinka.

Estonya'daki İngilizce konuşmayan ama anlaştığımız kadın.

Estonya’daki İngilizce konuşmayan ama anlaştığımız yaşlı, güzel kadın.

Fin dostlarımla, Finlandiya'nın bir adasında Tayvan'dan getirilen çayı içtikten sonra kalan fotoğraf.

Fin dostlarımla, Finlandiya’nın bir adasında Tayvan’dan getirilen çayı içtikten sonra kalan fotoğraf.

Benim ve insanların birlikte yer aldıkları bir albüm oluşturuyorum fotoğrafları buldukça. Şuradan inceleyebilirsiniz

Yolunda Gitmeyen Şeyler Oldu Mu, Hayal Kırıklıkları?

Bazen enerjinin çok düştüğüne şahit oldum. Ana sıkıntıyı oluşturan birkaç konu, genelde kendini tekrarlıyor. Birinci sıkıntı, gittiğim ülkelerde ve şehirlerde buluşmaların hepsini güzel bir şekilde ayarlayamamak. Gittiğim yerlerde özellikle beni davet eden çok fazla insan varsa ve benim de günlerim kısıtlıysa organizasyonu tam olarak beceremiyorum. Yirmi kişiyle iki günde görüşmeye çalışınca en az beş kişiyle her seferinde görüşemeden kalıyorum. Bir de insanlardan gelen üzüntüm var onun da sebebi, gittiğim yerlerde beni daha önce davet eden insanların ben oraya ulaştığımda hiç seslerini çıkarmamaları. Böyle durumlarda duruyorum ve bazen az da olsa kızıyorum; çünkü şöyle geçiriyorum içimden “Yahu ben seni görmek için millerce öteden geldim buraya sen ise mesajları cevaplamıyorsun bile, ki beni buraya sen çağırdın.” Sonra derin bir anlayış içinde bunları düşünmeyi bırakıyorum ve sokakta birine selam veriyorum. Bir diğer konu ise, projeyle ilgili değil ama onun sunumuyla ilgili. Facebook sayfasına tanıştığım bütün insanların fotoğraflarını yüklemeye ve onların anlattıklarından bir pasaj derlemeye çalışıyorum. Ama insanlarla tanışmak kolay, onlarca insanı bir paragraf halinde yazmak gerçekten zor. Bunun gibi küçük şeyleri sayabilirim. Tabi bunlar işlerin tuzu, asla dert edilecek şeyler değil.

Planlar

Yakın zamanda neler yapacağımı bilmiyorum. Moğolistan üzerine düşünüyordum ama yol çok uzun ve oraya ulaşana kadar epey vakit alacak bir yolculuğa hazırlanmam lazım, belki bunu erteleyebilirim. İzlanda ve İrlanda üzerine düşünüyorum. Ve belki Orta Doğu, Fas olabilir. Fazla planım yok çünkü plan yapmayı çok becerebilen bir insan değilim. Onlara uyabilen de bir insan değilim. Plan, kelime olarak bana çok uymuyor. Ama işin aslı, 198 ülke olacağını söyledim, yani hepsi listede. İlerliyorum, zaman için bir acelem yok.

Projenin ilk fotoğrafı ve hep ilk olarak kalacak.

Projenin ilk fotoğrafı ve hep ilk olarak kalacak.

Projeyi Takip Etmek veya Tanışmak için Ne Yapılabilir?

Projeyi takip edebileceğiniz bütün linkleri buraya bırakıyorum. Tanıştığım insanların fotoğrafları, hikayeleri, duyurular ve projeye dair her şey ilk elden ana facebook sayfasında gerçekleşiyor. Benimle tanışmak isterseniz, bana ulaşmak son derece kolaydır. Herhangi bir yerden mesaj gönderebilirsiniz, mail atabilirsiniz (doguskokartti@gmail.com) elimden geldiğince mesajlara cevap vermeye çalışıyorum. Gözümden kaçarsa da affola.

Projenin ana Facebook sayfası: facebook.com/ateawith10000people

Yolculukların yer aldığı Instagram profili: instagram.com/doguskokartti

Twitter: twitter.com/doguskokartti

Projenin kendi Instagram sayfası: instagram.com/ateawith10000people

Yol ve Yaşam Blogu: Vagrant Troubadour / Vagrant Troubadour Facebook Sayfası

Yıldız Teknik Üniversitesi'nde verdiğim Otostop'a Giriş Dersi'nde A Tea With 10.000 People'dan da bahsetmiştim. Bir anı.

Yıldız Teknik Üniversitesi’nde verdiğim Otostop’a Giriş Dersi’nde A Tea With 10.000 People’dan da bahsetmiştim. Bir anı.

Son Söz/ Bir Aylak, Bir Şapka, Millerce Yol

Bu hikayenin -şimdilik- anlatımında bana ayrılan sürenin sonuna geldim. Ama son olarak bir şeyler söylemek istiyorum. Bu yolculuk, benim için çok önemli bir yoluluk, hayatımın yolculuğu olarak da adlandırabilirim. Nereye varacağı, nelerle karşılaşacağım hakkında hiçbir endişem yok. Dürüst olmak gerekirse üzerine çok da düşünmüyorum. Çünkü bu projeyle beraber otostop çekerken, bir yere doğru giderken veya sadece herhangi bir otobanda yürürken kendimi çok rahat hissediyorum. Hayatımda yaptığım en doğru şeylerden birini yapıyor halde buluyorum kendimi. Müthiş bir şey. Ve şanslı bir insan olduğumu da biliyorum. Bu fikrin ve bütün vahşi cesaretin benimle birlikte olması, kolay kolay insanın başına gelebilecek bir şey değil, bunu biliyorum. Her şeyin gerisinde durup öylece baktığım zaman, bu projede kendimden parçalar görüyorum. Bir sanatçının el yapımı işleri, sanatçının onu yaparken ruhundan bir şeyler katmasıdır. Bütün tanıştığım insanlara, olan bitene baktığımda tam olarak da böyle hissediyorum. Sanki oğlum gibi.

Bazıları aylak doğar. Onların doğasında gitmek, bir şehrin bütün sokaklarında yürümek, kaçak binilen trenlerin tuvaletlerinde uyumak ve bir dağ eteğindeki çadırın içinde uyanmak vardır. Bazıları mutlak aylaklığa doğar. Kimileri bunu küçük yaşlarda fark eder. Kimileri için bu farkındalık uzun yılları alır. Ama her nehir döküleceği yere ilerler ve bütün olgunlaşan elmalar yere düşer.

Birkaç ay önce bir otobanda yürürken, hayatım boyunca kendimi en rahat hissettiğim yerleri düşündüm. Bütün varlığımın kendini en rahat bulduğu yerleri düşündüm. Bunlardan biri; bir otobanda, sırtım gelen arabalara bakan bir şekilde yürürken yanımdan gelip geçen arabalara otostop çektiğim anlar ve o anlarda uzayıp giden otobanı izlemekti. Arabaların uzaklaşmasını ve tepeden ışıklarını cömertçe üzerimize yollayan güneşi seyretmek ve öylece yürümekti. Bu bir kuşun iki dağ arasına dalışı ve bütün vadi boyunca uçması kadar coşkulu ve değişemeyeceğim bir his.

Bir şekilde yollara, onun getirdiklerine ve bütün bu maceraya aitim; nereye doğru giderse, ben de peşinden gideceğim. Bu beni öldürecek olsa bile.

Ben, Doğuş Kökarttı olarak isimlendirilmiş basit bir ölümlü; Gezegen Dünya’da yirminci yüzyılın sonunda doğdum ve yirmi birinci yüzyılda buradan geçtim, geçiyorum. Bir canlının ve başka değerli canlıların hikayelerini, yol’unu buraya bırakmak istedim.

Derin Sevgilerimle

Doğuş Kökarttı

Norveç'teki bir otostop sırasında arabanın önünde dağları izleyen, kutsal şapka ile.

Norveç’teki bir otostop sırasında arabanın önünde dağları izleyen, kutsal şapka ile.