7 Ağustos 2016

Bunlari tavanlari catlaklarla dolu, cöl ikliminde normal kosullarda yaşamak için olusturulmus belki de yuzlerce yildir burada duran büyük bir kervansarayin icindeki karanlik dökük bir odadan yazıyorum. Burada dostum Aissam’ın misafiriyim. Marakeş’teyim. Fas. Dışarıda hava kirk yedi derece. Fazla hareket etmek zor. Marakeş, çöllerin baslangicina sadece elli kilometre uxaklikta. Fazla bitki yok. Her yer sarı ve turuncu. Güneş daha küçük ama uzunca kalıp yakarak, eritiyor. Afrika’dayım. Dün gece bunu derinden hissettim. Artık butun varligimla biliyorum ki Afrika’dayım. Buraya nasil geldim, bu kadar uzun yollardan nasil gectim, neden kendimi bir Jules Verne romaninin ana karakteri gibi hissediyorum, bir sirtcantasi nasil bütün bir hayata sığabilir; bilmiyorum. Her sey nehirlerin kendilerini doğru yere doğru bırakmasıyla oldu. Bir nehrin yolcusu. Hayatimda hic bu kadar ekvator cizgisine yaklasmadim. Aftika’nın derinlerine gitmek icin yanıyorum. Kazablanka’da tanıştığım dostum Symo ile müthiş bir rota çizdim. Kongo’ya kadar gidiyorum. Senegal, Fildisi Sahileri, Nijerya, Mali ve daha fazlasi. Ama bu yaz değil. Belki Eylül veya Ekimde. Bunu yapabileceğimi bütün hücrelerimle hissediyorum ve vahsilestikce Avrupa, şehirler ve benzeri bana yakın gelmiyor. Geride ne yaptığım, okul, iş, kariyerler, endişeler; bunlarin hiçbiri umrumda degil. Her seyi sonsuza kadar birakmaya hic bu kadar yaklasmadim. Hic bu kadar guclu hissetmedim. Hic bu kadar gerçek vahşi bir aslana dönüşmedim. Her sey bütün otobanların içime doğru akmasıyla oldu. Muhtemelen yolun getirdiği derin meditasyon ve hareket etmenin ınsanoglunda bıraktığı kaybolma hazzı. Mantıklı düşününce geri dönmem gerektigini bilsem de içimde büyük bir volkan, patlıyor, kukruyor ve beni bu sefer gerçekten her seyi birakmaya ve geri donmemeye zorluyor. Gittikce delirdim, ben de yeni fark ediyorum. Ama bu delirme beni sehirde normal bir hayat yasarken bulmayacakti. Hayatin sonunu görmek istiyorum. Nereye kadar gidebilecegimi bilmek istiyorum. Kongo ormanlarinda bir aslanla konusmak istiyorum. Ölmek umrumda degil, bu kadar derinden yaşayınca dakikalar yillardan daha değerli oluyor. Su an Fas’ın derinlerinde bu odada sicaktan erimem umrumda degil. Hayat tam olarak nefes aldigim su anda. Heyecandan ve keyiften cildirmak üzereyim.

Bu paragrafı dün yazdım. Şimdi ise Sahra Çölüne dogru giden bir minibüsün içindeyim. Yüce Atlas dağlarının içinden geçiyorum. Güneş bütün Arapça yazıları, Faslilarin günlük koşuşturmalarını ve bütün insanlığı aydınlatıyor. En son bu kadar heyecanlandığımda sanırım yedi yaşındaydım. Ryuichi Sakamoto’nun Çölde Çay filminde bestelediği müthiş sountrack çalarken ben de çöl çayını içmeye gidiyorum. Develerle yürümeye ve sonsuz çölün sessizliğini dinlemeye.
Bazı insanlar için dağlar, çöl ve okyanus farklıdır. Kendilerini hayata en yakın hissettikleri yerlerdir bunlar. Bunu içlerindeki derin yol ile veya gezegenle başka bağlantılar kurmalarıyla ilişkilendirmek isterim.

Peki buraya kadar nasıl geldim. Afrika macerasında geçen günlerde neler oldu anlatayım. İspanya’ya vardıktan sonra güneye doğru inmeye başladım. Bir Turk kadinla tanışıp onunla aşağıya doğru inmeye devam ettim. Ispanya’nın en güneyinden feribotla kıtayı değiştirdim. Sonra Fas’ta daha da aşağıya inip kutsal Kazablanka’ya geldim. Saf bir karmaşa. Bu ülke için şapkayı taktığımda Amerikalı, çıkardığımda ise çılgın bir Ispanyol’um. Herkes bana bir şey satmaya çalışıyor. Karmaşa, her yerde koşuşan kolayca çıldırmış olabileceklerini düşünebileceginiz çocuklar, düzensizlik, dolandırıcılık ve iyilik var burada. Şeriat yok ama daha katı bir Müslümanlık var. İnsanlar da daha katı bu konuda. Birkac kez öpüşüyorum diye uyarıldim. Gnewa diye adlandırılan çılgın bir Afrika müziği var, Berberilerin eski müziği. Bununla epey dans ettim.

Kazablanka’dan barlarda sabahı gördükten, muhteşem insanlarla tanıştıktan ve bana ısmarlanan çokça biradan sonra ayrıldım. Bütün insanlar aynı dilde gülümser. Birbirimizim dili hakkında en ufak bir fikrimiz yok coğu insanla ama gülüyoruz, selamın aleykum diyip seviyorum burada insanlığı. Bu arada çok az bildiğim Fransizcam büyük bir ilerleme kaydetti çünkü buradaki tek iletişimimi onunla sağlıyorum. Küçük sohbetler edebiliyoruz bazen. Kazablanka’dan Marakeş’e gelen trende buradaki en tatlı Faslı kızla tanıştım. Sanırım onu tekrar ziyaret edeceğim. Kadınlarla ilgili birçok macera var tabii ki. Yolun gereği. Kadınlar, yol, serserilik ve hayatın derine giden bu sonsuz boşluğu arasında seçimlerimiz ve durduğumuz her yer bizi çarpıştırıyor. Daha önce de söylediğim gibi hareket etmek bizi karşılaşmamız gereken insanlara yaklastırır. Ama kendimi yola vurmaktan ve geride bırakmaktan alıkoyamıyorum. Kadınlar, müthiş dostlar, paylaşılan yakıcı anılar geride kalıyor. Sadece bir yerden sonra herkesi özlemeye başlıyorum. Her insanda benden bir seyler kalıyor sonsuza dek. Ama eksilmiyorum.
Sanırım geride sadece dostlarımı, Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın ilk bölümünü, bazen adam gibi yemek yemeyi özlüyorum. Hayatı bu kadar sindirerek yaşayınca, doktor olmak, müzisyen olmak veya bir yazar olmak ikinci planda kalıyor. Artık nereden basladiğımı ve kaç ülkedir millerce yoldan geçtiğimi ayirt edemiyorum ve benim gerçekliğim yola dönüşüyor. Şimdiye. Kendimi böyle hatırlamak istediğimi anladığımda ise gerçekten geri dönmek istemiyorum. Bir daha bütün varlığımla delirebilir miyim bilmiyorum, çünkü zaman alıyor.
Her şey yanıyor. Sevgiyle, heyecanla, deneyimle ve gerçekliğin olanca sertliğiyle. Hepimiz bu dünyadan bir şekilde geçerken, ben sadece sonuna kadar gidip deneyimlemek ve ne olduğunu görmek istedim. Bütün yaptığım bu.

Batı Sahara Çölü Yolu
Fas
Ağustos 2016