9 Şubat 2017

Yaşam sürdüğü sürece umut hep var olacak. Bunu ortadan kaldıramayız. Bunu kimse ortadan kaldıramaz.

Yaşadığı sürece bir orman, her bahar geldiğinde çiçeklerini ortaya dökecek, dünyanın yaşayan son kentindeki son insanlar; insanlığın o son günlerinde de aşık olacaklar, yaşayan son geyik aslanlardan kaçmaya devam edecek, ayın hareketleriyle yer değiştiren su; taşları yontmayı ilk günkü gibi sürdürecek ve göktaşları evrenin katı fraktallarında çukurlar açmaktan asla vazgeçmeyecek.

Zaman bizim bilmediğimiz boyutlarda kendini sürdürüyor. Onu ele geçiremeyiz, değiştiremeyiz de. Ama yaşam zamanın bütün boyutlarında büyük ve sonsuz. Hepimizden, her şeyden daha büyük ve yüce. Bizler gezegenin ve bu varoluşun küçük misafirleri, burada biraz yürüdükten sonra öylece geçip gideceğiz. Hepimizden sonra geriye yalnızca hepimizden daha kutsal olan yaşam kalacak. Birkaç ışık yılı uzaktan bakıldığında hepimiz küçük noktalardan ibaretiz, ne olduğumuz bile anlaşılmıyor. Tek anlaşılan şey, yaşamın bu gezegende yürümeyi sürdürdüğü.

Bir ağaç bizden yüzlerce yıl uzun yaşadı. Bütün köklerinde yaşam var. O ağaç, uzun bir zaman susuz kalsa da köklerini uzatarak hep daha uzaktaki suyu aradı. Umut, köklerin ölüme kadar gerçekleşen bu hareketinde nefes alıyor. Bu yüzden yaşam ve umut birbirinden bağımsız değil. Bu yüzden insanoğlundan veya doğadan umudu almak için yaşamı tamamen yok etmek gerekir.
Bu gezegenden uzaklaşırken yanımızda götürebileceğimiz hiçbir şey yok. Ve milyarlarca yıldır yaşayan bu evrende bizimki sadece küçük bir nefes. Her şey geçiyor. Brecht de belki hayatın içinde bunun gibi düşündüğü için bir gün şöyle yazıyor,
“Tanrı’ya şükür her şey çabucak geçer,
Sevgi de hatta keder de
Nerede dün gece dökülen yaşlar
Geçen yıl yağan kar nerede?”

Bu gezegen milyarlarca yaşam formunun beyazlığını gördü, hepimizden daha yaşlı ve bilge. Yaşam da öyle.
Bize yolu gösterecektir. Birlikte dinleyelim.